Çeviren: Nalan Kurunç

Redaksiyon: Oğuz Karayemiş & Son Okuma: Emrah Şahin

Para ve dilin ortak bir yanı vardır: hiçbir şey değildirler, yine de her şeyi hareket ettirirler. Simgeler, uylaşımlar ve flatus vocis[1]‘den başka bir şey değildirler, ancak insanları harekete geçmeye, çalışmaya ve fiziksel şeyleri dönüştürmeye ikna etme gücüne sahiplerdir:

Para şeyleri gerçekleştirir. Dünyadaki edimin kaynağıdır ve belki de yatırım yaptığımız yegâne güçtür. Belki de diğer her yönde, diğer her değerde, tanınması istenen bazı kutsal tanrıların gücü paraya verilerek iflas ilan edilmiştir. İktisat artık parayı hareket etmesi için ikna etmiyor. Rakamlar canavarın uzanıp serilip yatmasını, sessiz kalmasını, doğrulmasını ve hileler yapmasını engelleyemiyor. Bu cihetle, hepimizin öteden beri kuşku duyduğu gibi, iktisat yanlış bir şekilde bilimi taklit etmektedir. İktisat, en iyi ihtimalle paranın nevrozudur, canavarı sürüncemede bırakmayı beceren bir semptomdur… Bu nedenle ekonomi psikopatoloji, enflasyon, depresyon, alçaklıklar ve yükseklikler, çöküşler ve zirveler, yatırımlar ve kayıplar dilini paylaşır ve ekonomi harekete geçirilmiş veya buhranlı, dikkatleri kendi üzerine çeken, kendi ruhundan egoistçe habersiz, manipülasyonlara yakalanmış bir halde kalır. Ekonomistler, brokerler, muhasebeciler, finansörler, tümü de avukatların desteğiyle, paranın gücünü hayal gücü olmadan işler kılmak için dualarını okuyan para kültünün rahipleridir.[2]

Finansal kapitalizm, paranın dinamiklerini özerkleştirmeye dayanmakla birlikte, daha derinden, değer üretiminin şeylerin fiziksel etkileşiminden özerkleştirilmesine dayanır.

Emeğin endüstriyel soyutlanmasından dünyanın dijital soyutlanmasına geçiş, emek sürecinin gayri-maddileşmesini içerir.

Jean Baudrillard, iktisadın yanı sıra dilbilim alanında da göndergeselliğin sonu öncülüne dayanan genel bir simülasyon semiyolojisi ileri sürdü. Üretimin Aynası’nda(1973) şöyle yazar: “Bu anlamda ihtiyaç, kullanım değeri ve referans ‘var değildir.’ Onlar sadece mübadele değeri sisteminin gelişmesiyle genel bir boyuta üretilen ve tasarlanan kavramlardır.”[3]

Paranın özerkleştirilmesi süreci bu genel eğilimin özel bir yönüdür, fakat aynı zamanda Money, Language, and Thought kitabında Marc Shell’e göre uzun bir tarihe de sahiptir:

Eski Lidya’nın elektrum parası ile çağdaş Amerika’nın elektro parası arasında tarihsel olarak büyük bir değişim meydana geldi. En erken sikkelerin mübadele değeri, tümüyle paraların kendisinden yapıldığı külçelerin maddi tözünden (elektrum) elde edildi, bu külçelere damgalanan ibarelerden değil. Politik açıdan yetkilendirilmiş ibarelerin, bu ibarelerin damgalandığı külçelerin ağırlık ile saflıklarına uygun olmadığı sikkelerin nihayet geliştirilmesi, görünür değer (entelektüel para birimi) ile tözsel değer (maddi para birimi) arasındaki ilişkiye dair farkındalığa zemin hazırlamıştır. İbare ile şey arasındaki bu fark, kâğıt paraların getirilmesiyle daha da büyüdü. Maddi tözünün üzerine ibarelerin basıldığı kâğıt mübadelede hiçbir fark yaratmamalıydı, yani metal ya da elektrum, ibarelerin kendisine gönderdiği maddi töz bu ibarelere giderek soyutlaşan yollarla bağlıydı. Elektronik fon transferlerinin gelişiyle, ibare ile töz arasındaki bağlantı koptu. Elektro para meselesi önemli değil.[4]

Paranın fiziki olmaktan çıkması, kapitalizmin her şeyi kapsayan eğilimi olan genel soyutlama sürecinin bir parçasıdır. Marx’ın değer teorisi soyut emek kavramına dayanır: zira emek, değerin kaynağı ve ölçüsüdür, faaliyetinin ve ürününün somut kullanımı ile ilişkisini kesmek zorundadır. Değerleme açısından bakıldığında somut kullanışlılığı önemli değildir. Benzer bir şekilde Baudrillard, anlamlama ve dil arasındaki ilişkiden söz eder. Emeğin kapitalist ele geçirilmesinin (boyunduruk) özündeki soyutlama süreci, ürünlerin somutluğuna olan ihtiyaçtan soyutlamayı içerir: gönderge silinir.

Bilincin rasyonel, göndergesel, tarihsel ve işlevsel makineleri endüstriyel makinelere karşılık gelir. Bilincin rasgele, göndergesel olmayan, gönderge ötesi (transferential), belirsiz ve yüzer makineleri, kodun rasgele makinelerine cevap verir… Sistemsel strateji, yalnızca bu hiper-gerçeklikte bir dizi yüzer değerleri çağırmaktır. Bu, para ve teorilerde geçerli olduğu gibi bilinçdışı için de geçerlidir. Değer, sınırsız simülasyon zincirine göre modeller aracılığıyla, üretimin ayırt edilemez düzenine göre hükmeder.[5]

Baudrillard’ın eleştirisinin can alıcı noktası göndergeselliğin sona ermesi ve değerin belirlenim(siz)liğidir. Piyasa alanında şeyler somut yararlılıkları açısından değil, mübadele edilebilirlikleriyle göz önüne alınır. Benzer şekilde, iletişim alanında, dil nasıl işlediğine göre işlem görür ve değerlenir. İletişim alanında dilin kuralı gerçeklik değil, etkililiktir. Hakiki değer değil etkililik, iletişim alanındaki dilin kuralıdır. Hermeneutik değil pragmatik, bilhassa yeni medya çağında toplumsal iletişimi anlamak için kullanılan metodolojidir.

Semiyoloji ve iktisatta gönderimsizleşme sürecinin yeniden izini süren Baudrillard, göstergenin özgürleşmesinden söz eder:

Değeri kendi meta biçiminin ötesindeki radikal biçimine taşıyan bir devrim, bizzat değerle ilgili bir devrim, bu klasik değer ekonomisine bir son vermiştir. Bu devrim, doğal bir yasa ile tutarlı ve sonsuza dek bağlı olduğu düşünülen değer yasasının iki yönünün yerinden edilmesinden ibarettir. Göndergesel değer, değerin yapısal oyununa üstünlük verilerek yok edilmiştir. Yapısal boyut, göndergesel boyutun dışlanmasıyla özerk hale gelir ve göndergenin ölümü üzerine kurulur… bu andan itibaren, göstergeler gerçek karşılığı değil, birbirleri karşılığı mübadele edilir (yalnızca birbirleri karşılığında mübadele edilmelerinin vuku bulmasıyla değil, artık gerçek karşılığı mübadele edilmemeleri koşuluyla böyle yaparlar). Göstergenin özgürleşmesi.[6]

Göstergenin göndergesellik işlevinden özgürleşmesi, geç modernitenin genel eğilimi, edebiyatta ve sanatta olduğu gibi bilim ve politikada da hâkim olan eğilim olarak görülebilir.

Sembolizm, kelimenin göndergesel görevinden kurtuluşundan başlayarak poetik praksis için yeni bir alan açtı.

Paranın -finansal göstergenin- şeylerin endüstriyel üretiminden özgürleşmesi, göndergesel olandan göndergesel olmayan anlamlamaya kadar aynı semiyotik prosedürü izler.

Fakat iktisat ve dil arasındaki anoloji bizi yanıltmamalıdır: para ve dil ortak bir şeye sahip olsa da dil ekonomik mübadeleyi aştığı için kaderleri uyuşmaz. Şiir, mübadele edilemezliğin, sonsuz hermeneutiğin geri dönüşünün ve dilin duyarlı bedeninin geri dönüşünün dilidir.

Burada şiirden, dilin bir aşılması olarak, bir paradigmadan diğerine geçmemizi sağlayan gizli bir kaynak olarak söz ediyorum.

Bilmediğimiz Bir Yerde Bağlantı ve Duyarlık

Duyarlık, sözelleştirilemeyen şeyleri anlama yeteneğidir heyhat zamanın güvencesizleşmesinin ve fraktallaşmasının kurbanı olmuştur. Duyarlılığı yeniden etkinleştirmek için sanat, terapi ve politik eylemi bir araya getirmeliyiz.

Geçtiğimiz yüzyılda, geleceğe güvenen yüzyılda sanat, hızlanma işinde haddi zatında yer aldı. Fütürizm sanat, toplumsal zihin ve toplumsal yaşam arasındaki ilişkiyi tanımladı. Enerji kültü zamanın sanatsal ruhunu, kolektif algının doygunluğu ve empatinin felce uğramasını noktasına kadar işaretliyordu. Fütürist ritim, enformasyonun hızlanmasının (info-acceleration), şiddetin ve savaşın ritmiydi.

Artık tekil varoluşu toplumsal rekabet ve üretkenlik oyunundan ayıran nakaratlara ihtiyacımız var: gösterge-kapitalist üretimin gayri-maddi montaj hattının yüklü temposundan kurtarılmış, psişik ve duyarlı özerkleştme nakaratlarına, solunumu tekilleştirme ve duyarlılaştırma nakaratlarına ihtiyacımız var.

Bir zamanlar, zevk, iktidar tarafından bastırılmıştı. Şimdiyse reklamı yapılıyor, vaat ediliyor ve eş zamanlı olarak ertelenip, aldatılıyor. Bu, piyasa alanındaki gösterge-üretiminin pornografik özelliğidir.

Göz, insanın duyusal yaşamının merkezi yerini aldı ancak bu oküler tahakküm, malların, asla yerine getirilmeyen ve daima ertelenen vaatlerin tahakkümüdür. Mevcut kapitalist rekabet koşullarında hızlanma, panik için tetikleyicidir, panik de depresyonun öncülüdür. Tekillik, gösterge-kapitalizmin erotik alanında unutulur, silinir ve yok edilir. Sesin tekilliği ve kelimelerin tekilliği mübadele ve değerlenmenin homojenleşmesine tabi kılınır.

Toplumsal iletişim tekno-dilbilimsel arayüzlere boyun eğer. Bu nedenle, bağlantı alanında anlam mübadelesinde bulunmak için bilinçli organizmaların dijital ortama uyum sağlamaları gerekir.

Değer dolaşımını hızlandırmak için, anlam, enformasyona indirgenir ve tekno-dilsel araçlar iletişimsel matris gibi davranır. Matris, dilin üretiminde annenin yerini alır.

Ancak dil ve enformasyon çakışmaz ve dil mübadele edilebilirlik içinde çözülemez. Saussure’ün tabiriyle, sözün (parole) sonsuzluğunun dilin yeniden bileşimci mantığını aştığını söyleyebiliriz, böylece dil matristen kaçabilir ve paylaşma, üretme ve yaşam için yeni bir alanı araya sokan ve yansıtan tekil titreşimlerin toplumsal alanını yeniden icat edebilir.

Şiir, algının kapılarını tekilliğe açar.

Şiir dilin ifratıdır: şiir, dildeki enformasyona indirgenemez, mübadele edilemez, yeni bir ortak anlayış zeminine, paylaşılan bir anlama, yeni bir dünyanın yaratılmasına neden olandır.

Şiir, sesin tekil bir titreşimidir. Bu titreşim rezonanslar yaratabilir ve rezonanslar ortak mekân üretebilir:

sevenler, burada

asla beceremediklerini cesurca

yükselen figürlerini kalp sıçrayışlarının, hazdan kulelerini

Rilke’nin “Beşinci Ağıt”ından gelen aşağıdaki dizeler, aynı anda hem güvencesizliğin koşulu için bir metafor olarak hem de asla bilmediğimiz bir yerin duyurusu olarak okunabilir: şehrin, burada (değerlenme ve mübadele krallığında) asla “tamamlanışa erişemeyen” aşıkların aniden şimdiye kadar biriktirdikleri, gizledikleri, bizim için bilinmez olan, ebedi olarak geçerli son mutluluk akçelerini fırlattıkları bir yeri (bir meydan, sokak, apartman):

Kimdi peki onlar, söyle bana, o gezgin cambazlar,

Bizden bile biraz daha gelip geçici olanlar, küçük yaşlardan beri hiç durmadan

Eğilip bükülenler, kimin kimin hatırı için,

Asla tatmin olmayan bir iradenin elinde? Bükülür,

eğilir, kıvrılır ve savrulurlar,

atılır ve tutulurlar; sanki yağlanmış

kayganlaşmış havadan düşerler

eprimiş, bitmek bilmeyen sıçramalarından incelmiş halının,

uzayda kaybolmuş bu halının üstüne.

Bir yarabandı gibi gibi serilmiş yere, sanki banliyönün

Göğü yeryüzünün canını yakmış gibi orada.[7]

Bu sözlerde gizli bir anlam yoktur, ama içlerinde kolektif mutluluğun narin mimarilerinin bir tanımını okuyabiliriz: “pyramids that long since, where there was no standing-ground, were tremblingly propped together.”[8]

Bilmediğimiz bu yer, sosyal güvencesizlikten yoksun bırakılmış bir toplumsal ortamda, çölleşmiş bir manzarada aradığımız yerdir. Tekilliğin neşesinden yoksun bırakılmış duyarlı küreyi ısıtabilecek yerdir orası. Hareketlerin toplaştığı işgal yeridir: Kahire’de Tahrir Meydanı, Madrid’de Puerta del Sol ve New York’ta Zuccotti Parkı.

Mübadele alanını ve gösteren ile gösterilenin kodlanmış karşılıklılığını aşan semiyotik zincirlenişe şiir diyoruz; şiir, yeni bir anlamlandırma yolları yaratır ve duyarlık ile zaman arasındaki ilişkinin yeniden etkinleşmesinin yolunu açar, çünkü duyarlık, sözcelemin tekilliğini mümkün kılan yetidir.

Rus biçimci teorisyen Viktor Shklovsky, edebi dilin özgüllüğünün, kelimeleri tekrarlanamayan tekil bir prosedüre göre işleme yeteneğinde yattığını söyler. Bu prosedüre Rusça’da priem der. Bu, daha önce hiç görülmemiş ve kodlanmamış anlam etkilerini üreten sözel maddenin yapay bir işleyişidir. Bu şiirsel prosedür, sözcüğü yaygın kullanımından çok uzağa taşıyan bir yabancılaştırma şeklidir (Rusça ostranenie[9]).

“Sanat kaos değildir” der Deleuze ve Guattari Felsefe Nedir?‘de. Sanat, daha ziyade “kaosun bir bileşimidir: kaosmos”. Organizma ve çevre arasındaki ilişki enfosferdeki enformasyon-uyaranlarının hızlandırılması, semiyotik enflasyon ve dikkat ile öznelliğin bilinçli duyarlılık alanının doygunluğu yüzünden bozulmuştur. Sanat bu uyumsuzluğun kaydı ve tespitidir – ve aynı zamanda yeni oluş kiplerinin algılanması ve ifadesi adına estetik koşulların yaratılmasıdır.

Sanat, şizoanalize göre iki şekilde hareket eder: psikosferin enfosferik kirliliğini teşhis eder, ancak aynı zamanda bozulmuş organizmaya da tedavi sağlar. Nakaratlar, kaosu ayrıntılandıran bir kozmos yaratabileceğimiz duyarlı oyuktur.

Toplumsal hareketler bir nakarat biçimi olarak tanımlanabilir: hareketler, tekilleşme nakaratlarıdır, çünkü estetik ve varoluşsal düzeylerde tekillik alanları yaratmak adına hareket ederler. Hareketin mümkün kıldığı tekilleşme sürecinde yeni bir dünya beklentileri sistemine göre üretim, ihtiyaç ve tüketim yeniden semiyotikleştirilebilir.

Beklentilerin düzenini değiştirmek, bir hareketin üretebileceği temel toplumsal dönüşümlerden biridir: Bu değişim kültürel bir dönüşüm anlamına gelir, ayrıca organizmanın dünyaya ve başkalarına açılmasında, duyarlıkta bir değişimi de içerir.

Ayaklanma, toplumun psişik enerjilerini zorunlu rekabet-tüketimciliğin standartlaştırılmış ritminden geri çekmeye ve özerk bir kolektif alan yaratmaya yardımcı olan bir nakarattır. Şiir, yeni bir nakaratı işe koşmaya çalıştığı oranda, hareketin dilidir.

Dünyanın Sınırları

Chaosmosis‘in estetik paradigmaya ilişkin bölümünde, Guattari öznelliğin uğradığı yeni boyun eğme ve standartlaştırma kiplerinden -ağ teknolojileri ve neoliberal küreselleşme tarafından üretilen kiplerden- söz eder. Eş zamanlı olarak, yeni otonom özneleşme yollarını bulmaya çalışır.

Meselenin ilk yüzü hususunda şöyle yazar:

Öznellik, mümkün olduğunca trans-semiyotik ve amodal sözceleyen bileşimleri dışarı atan bir iletişim yoluyla standartlaştırılmıştır. Böylece o, çok anlamlılığın, ölçünün, jestin, taklitçiliğin ve duruşun kademeli olarak yok edilmesinden geçerek, katı bir biçimde yazı makineleri ve kitle iletişim araçlarının avatarlarına maruz kalan bir dilin kârına kayar. Bu da aşırı çağdaş fbiçimlerinde, bit olarak hesaplanabilen ve bilgisayarlarda yeniden üretilebilen bir enformasyon belirteçleri mübadelesi anlamına gelir… Bu türden yersizyurtsuzlaştırılmış düzenlemede kapitalist Gösteren, iktidarın hayali simulakrı olarak diğer tüm değer Evrenlerini aşırı kodlama görevine sahiptir.[10]

Dijital teknoloji çok anlamlılık, jest ve sesin tekil sözceleyici bileşimini ortadan kaldırır ve dilbilimsel makinelere tabi olan bir dil üretme eğilimindedir. Guattari, dilin standartlaştırılmasını analiz ederken aynı zamanda enformasyona boyun eğişten (assujettissement) bir kaçış çizgisi arar.

İlk kaosmik kıvrılma, kaosun güçlerinin en yüksek karmaşıklığa sahip olanlarla bir arada olmasını sağlamaktan ibarettir. O, şey çokluklarını ontolojik açıdan heterojen görünümlere doğru farklılaştıran sonsuz hızlardaki sürekli geliş gidişlerle vardır ve figural çeşitliliğinin feshinde ve kendilerinin varlık-gayri-varlık içinde homojenleştirilmesiyle kaotikleşir. Bir şekilde, dışsal gönderge ve koordinatlarını kaybettikleri göbeğe ait kaoitik alana dalmayı asla kesmezler, ancak oradan yeni karmaşıklık yüklerine yatırım yaparak yeniden zuhur edebilirler. İşte, varoluşsal Yeryurdların duyulur sonluluğu ile onlara bağlı gönderim Evrenlerinin duyulur ötesi sonsuzluğu arasındaki bir arayüzün kurulduğu kaozmik kıvrılma süreci budur. Böylece bir yandan indigenmiş hızın sonsuz bir dünyası -ki burada limitler daima limitlerin ötesinde, kısıtlamalar kısıtlamaların ötesinde, koordinat sistemleri diğer koordinat sistemlerinin ötesinde, üstelik varlık-maddenin her şeyi geri çeken tanjantına erişmeksizin belli belirsiz görünür- ile, diğer yandan, sonsuz hız Evrenleri -ki burada da varlık artık inkâr edilemez, kendi heterojen nitelikleri içinde kendisine dışsal farklar verir- arasında salınılabilinir. Makine, her türden makine, daima sonlu ile sonsuzun bitiştiği yerde, karmaşıklık ile kaosun müzakere ettiği bu noktadadır,[11]

Guattari burada, dil alanında sonlu ve sınırsız arasındaki ilişkiyi sorgular. Chaosmosis yazıldığında henüz tam olarak keşfedilmemiş olan enformasyonel rizomun yeryurdunu haritalar. Enfo-köksap yeryurdunbelirsizliği çok açıktır: bilgi teknolojisi, sözcelemi otomatikleştiren tekno-dilsel arayüzleri kaydederek öznelliği ve dili standartlaştırır.

Burada bir felaketin dinamiğinin, kapitalizmin hipermodern öznellik içine soktuğu felaketin, hızlanma ve panik felaketinin izini sürüyoruz. Fakat eşzamanlı olarak, daha ileri bir manzara, panik, yalnızlık ve umutsuzluğun güvencesiz duygulanımlarının ötesinde bir manzara açabilecek bir ritm aramalıyız.

Chaosmosis‘taki estetik paradigma bölümünde Guattari tekillik meselesini duyarlı sonluluk ve dilin olası sonsuzluğu açısından yeniden düşünür.

Bireyselliğini yaşayan ve yok olmaya doğru yürüyen bilinçli ve duyarlı organizma sonludur. Ama, olası anlam evrenlerinin yaratılması sonsuzdur. Arzu, sonlu olanın sonsuz-oluşa doğru olan eğilimlerinin alanıdır:

Duyarlı sonluluğun batışından yeni sonsuzluklar üretmek, yalnızca vitüellikle değil verili durumlarda edimselleştirilebilir potensiyellikle sonsuzluklar, birini geleneksel sanatların, felsefenin ve psikanaliz tarafından itemleştirilen Evrensellerden koruyan ve ayrı tutan sonsuzluklar… bilinmeyene dair yeni bir sevgi…[12]

Bilinçli ve duyarlı organizmanın sonluluğu, yalnızca virtüel değil, aynı zamanda yaşam potansiyeli olan ve durumlarda edimselleşebilecek sonsuzluk projeksiyonlarını hayal ettiğimiz yerdir.

Bizler, anti-ödipal, şizoform rüyasını gerçekleştiren, yersizyurdsuzlaştırılmış ve köksap biçimli bir dünyanın eşiğindeyiz. Gelgelelim, bu rüya, finansal yeniden-gerçekleşmenin küresel kâbusu biçiminde gerçek oluyor. Bu eşikte sonsuz büyüme, sonsuz tüketim ve kendiliğin sonsuz genişlemesi beklentileri ile bağlarımızı kopartan bir tekillik politikası ve etiği hayal etmeliyiz.

Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus’un önsözünde şöyle yazar: “Düşünceye sınır koymak için bu sınırın her iki tarafını da düşünebilmeliyiz (bu nedenle neyin düşünülemeyeceğini düşünebilmeliyiz).[13]

Ayrıca şunları yazar:

Dilimin sınırları dünyamın sınırlarını imler. Mantık dünyayı doldurur: dünyanın sınırları onun da sınırlarıdır. Mantıkta, bu yüzden şunu söyleyemeyiz, “Dünyada bu bu var, şu yok” Bu çünkü görünürde bazı olanakları dışarıda bırakabildiğimizi varsayar, ve bu da öyle olamaz, çünkü o zaman mantığın, dünyanın sınırlarının ötesine geçmiş olması; bu sınırlara öteki yandan da bakabiliyor olması gerekirdi. Düşünemediğimizi düşünemeyiz, o zaman, düşünemediğimizi söyleyemeyiz de.[14]

Ve son olarak da şöyle yazar: “Özne dünyada değildir; dünyanın sınırlarından biridir.”

Wittgenstein dilin sınırlarının dünyanın sınırları olduğunu söylerken, bunun iki şekilde okunması gerekir. Birincisi, yapamayacağımız şeyi söyleyemeyeceğimizi, tecrübe edemeyeceğimizi ve yaşayamayacağımızı söylüyor zira yalnızca dilin alanında Varlığın gerçekliğiyle etkileşime girebiliriz. Fakat aynı zamanda da, dünya dilimizin sınırlarında ikamet eden şey olduğu için, bu yüzden, dilin sınırlarının ötesine uzanan şeyin yalnızca dilimiz mevcut sınırın ötesine uzanan Varlığın alanını açmaya muktedir olduğunda deneyimleneceğini söylüyor.

Aslında Wittgenstein şöyle yazar: “Özne dünyaya ait değildir; dünyanın snırlarından biridir.”[15]  Dilin kudreti ve uzanımı öznenin tutarlılığına, onun vizyonuna, durumuna bağlıdır. Ve dünyamın uzanımı dilimin kudretine bağlıdır.

Guattari, dünya sınırlarını aşma sürecini “yeniden semiyotikleştirme” olarak adlandırır — aynı anda deneyimlenebileceklerin sınırı olan semiyotik sınırın yeniden tanımlanması. Bilim insanları, otopoetik morfogenezin bu etkilerini “zuhur” olarak adlandırıyor: mantıksal dilbilimsel koşullar onu görmeyi ve adlandırmayı mümkün kıldığı zaman yeni bir form ortaya çıkar ve şekillenir. Şimdiki durumumuzu bu açıdan anlamaya çalışalım.

Dijital finansal kapitalizm, politika tekniklerini -bilinçli örgütlü gönüllü eylem ve devleti kullanarak üstesinden gelinemeyecek bir kapalı gerçeklik yarattı. Sadece bir dil eylemi, artık sadece barbarlık ve şiddeti gördüğümüz yerde yeni bir insanlık durumunu görmemize ve yaratmamıza izin verebilir. Yalnızca finansal kapitalizmin teknik otomatizminden kaçan bir dil eylemi yeni bir yaşam biçiminin ortaya çıkmasını sağlayabilir. Bu yaşam biçimi, mevcut finansal diktatörlüğün şartlarıyla bastırılmış olan bir beden olan genel zekânın toplumsal ve nabız gibi atan (pulsional) bedeni olacaktır.

Yalnızca genel zekânın bedeninin yeniden harekete geçmesi -genel zekânın gücünü bedenleştiren organik, varoluşsal ve tarihsel sonluluk- yeni sonsuzlukları hayal etmemize izin verir.

Sonlu ve sonsuzun kesişme noktasında, karmaşıklık ve kaos arasındaki müzakere noktasında, tek bir finansal kapitalizmin yönettiği ve ayrıntılandırdığından daha büyük bir karmaşıklık derecesini çözmek mümkün olacaktır.

Dilin sonsuz bir potansiyeli vardır ancak dilin kullanımı sınırlı tarih ve varoluş koşullarında gerçekleşir. Bir sınırın oluşturulması sayesinde, dünya bir dil dünyası olarak ortaya çıkar. Dilbilgisi, mantık ve etik, bir sınırın oluşturulmasına dayanır. Ancak sonsuzluk ölçülemez kalır. Şiir, belirsiz olanın yeniden açılması, kelimelerin yerleşik anlamını aşmaya dair ironik bir eylemidir.

İnsan eyleminin her alanında dilbilgisi bir iletişim alanı tanımlayan sınırların oluşturulmasıdır. Günümüzde ekonomi, insan faaliyetinin farklı seviyelerinden geçen evrensel dilbilgisidir. Dil, ekonomik mübadele edilebilirliği ile tanımlanır ve sınırlandırılır. Bu, dili enformasyona indirger, tekno-dilbilimsel otomatizmleri dilin toplumsal dolaşımına dahil eder.

Bununla birlikte, toplumsal iletişim sınırlı bir süreç olsa da dil sınırsızdır: potansiyeli belirtilen sınırlarla sınırlı değildir. Şiir dilin aşırılığıdır, gösterilenin sınırlarının dışına çıkarılmış gösterendir.

İroni, dilin aşan gücünün etik biçimi, sözcüklerin anlamı yaratmak, bozmak ve karıştırmak için oynadıkları sonsuz oyundur. Bir toplumsal hareket, günün sonunda, ironiyi semiyotik tasfiye, dilin, davranışın ve eylemi simgesel borcun sınırlarından çözen bir mekanizma olarak kullanır.

×

Alındığı Yer: “A Place We Do Not Know”- Franco Berardi’nin The Uprising: On Poetry and Finance, Semiotext(e), 2012 kitabı içinde.

Orijinal Metin: https://www.e-flux.com/journal/39/60284/emancipation-of-the-sign-poetry-and-finance-during-the-twentieth-century/


[1]Lat. “Boş söz, palavra” (rd. n.)
[2] Robert Sordello, Money and the Soul of the World, (Dallas, TX: The Pegasus Foundation, 1983), 1–2.
[3] Jean Baudrillard, Üretimin Aynası ya da Tarihi Materyalist Eleştiri Yanılsaması, çev. Oğuz Adanır, (İstanbul, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2013).
[4] Marc Shell, Money, Language, and Thought: Literary and Philosophic Economies from the Medieval to the Modern Era, (Berkeley, CA: Univ. of California Press, 1982), 1.
[5] Jean Baudrillard, Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, Çev: Oğuz Adanır, (İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2016).
[6] A.g.e., 7
[7]  Rainer Maria Rilke, “Beşinci Ağıt” , Çev: Zehra Aksu Yılmazer, (İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2006).
[8] Rainer Maria Rilke, çev:
[9] Rusça. Yabancılaştırma. (ç.n.)
[10] Félix Guattari, Chaosmosis, Çev. Paul Bains ve Julian Pefanis, (Indiana University Press), 1995, 104–5.
[11] A.g.e.., 110–111.
[12] Félix Guattari, Chaosmosis: An Ethico-aesthetic Paradigm, (Indiana University Press, 1995).
[13] Ludwig Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus, Çev: Oruç Aruoba, (İstanbul: Metis Yayıncılık, 2006).
[14] A.g.e.
[15]  A.g.e.

Next

SERKAN IŞIN SÖYLEŞİSİ | bülent keçeli & murat üstübal