Uzaktan bakınca metal gibi görünen, öylesine parlayan ama oldukça hafif, ucu siyah bir keçeli kalemdi bu. Bir önceki iş yerimden, farkında olmadan yürüttüğüm, bunu fark ettiğimden beri de bir şekilde yanımda tuttuğum bir kalem. Angarya işler yazılır, kaybolursa üzülmez kimse, anısı yoktur; hatta bitmiş bir iş döneminin hatırası sayılacak bir şey olduğundan vazgeçmesi pek kolay bir kalem, derim buna. CKM’ye gitmek için hazırlanırken küçük deri çantamın içine atıvermiştim. Kültür merkezinin kapısına kadar geldiğimde ise her şey başlayalı bir on dakika olmuştu. Kapıdan içeri girdiğimde bir eski Türk sanat müziği parçası çalıyordu. Necati abi, vefatından evvel bir tür vasiyet olarak, ardından bu şarkının dinlenmesini istemiş. O karanlık içinde o şarkıyı dinlerken aklımda başka düşünceler vardı. Salon kalabalık ve sessizdi.
Anma beklediğimden uzun sürdü; sona ermesinin ardından aşağı inmeye başladık. Merdivene gelmişken bir masanın üzerinde, Necati abinin fotoğrafının ve yanıbaşında da yakaya tutturmak için gerekli iğnelerin olduğu iki plastik kap gördüm. Birer adet aldım. Gri uzun paltomun manşetine tutturdum o fotoğrafı.
Servis bizi Bostancı Camii avlusuna bıraktı. Bizden saniyeler önce ise cenaze aracı yanaşmıştı. İndiğimde “hadi bir el atalım,” sesine yöneldim. Tabutu çektiğim gibi sol omzuma attım ve avludan içeri girdik. Musalla benzeri bir taş kaidenin üzerine tabutu yerleştirdik. Anma sırasında, sahne önünde bir yere oturana dek fark etmediğim, oturduktan sonra ise gözüme sürekli ilişen, tabut üzerine yapışmış bir beyaz kağıt vardı. Konuşmasını biririp öpmek için tabuta yaklaşanlardan birinin uzanıp o kağıdı oradan almasını umuyordum. Şu an bu satırları yazarken belki de birinin onun için bıraktığı bir not olma ihtimalini de düşünmeye başladım. Nihayetinde, toprağın altına gidecek olan ne tabut ne de üstündeki yeşil örtüydü. Şayet biri bir not bıraktıysa bile, naaşın gömülmesi esnasında zaten araya gitmiş olacaktı.
Avluda sessiz bir bekleyiş. İkindi vaktinin gelmesi, ezanın ve cemaatin namaz edasının sona ermesi ve imamın cenaze başına teşrif etmesi bekleniyordu. Beklerken CKM’de rastlamadığım yahut belki de direkt olarak buraya gelen bazı tanışlarla da karşılaştım. Eyüp Tosun, Murat Çelik, Abdullah Ezik, Behçet Çelik gibi isimler. CKM’de Utku Yıldırım ile karşılaştığımızdan beri bütün bu cenaze sürecinde bir arada sayılırdık. Hatta ilk karşılaşmamızda, elime bir füme sandviç ve “onigiri” tutuşturmuştu, “abi bunlardan bir kurtulmam lazım,” gibi bir şey demişti o an. Cebime sokuşturduğu onigirinin ardından “bugüne dair bir şey yazarsam, Necati Tosuner cenazesinde bana onigiri vermenden mutlaka söz edeceğim,” demiştim.
Güldük ama üzgündük. Vefatından günler önce bir gün Utku ile Necati abi telefonda görüşmüş, bu görüşmenin ardından ise Utku beni aramıştı. Endişeliydi. Necati abi hastaydı, kendini iyi hissetmiyordu. Üstelik evinden taşınmak gibi, onun için son derece zor, kabul edilemez, sıkıntılı bir süreç de başlamak üzereydi. Şimdi ise hastaneye gitmesi gerekiyordu. Bu gibi şeylerin stresi belki de taşınamaz bir hâle gelmişti. Utku ile yaptığı telefon konuşmasında sırasında sanki vasiyet bırakır gibi, endişe verici sözler etmişti. Bu konuda ne yapabileceğimiz hakkında konuşurken Utku Necati abiyi bir kez daha aramak üzere kapattı telefonu. Birkaç saat içinde merak edip aradığımda “tamam abi, halletmişler sanırım,” demişti. İçimizde bir endişeyle rahatlamış gibi yapmıştık.
Bugün ise bir tabutu izliyoruz. Küçük bir vücut var içinde. Büyük bir ismin sahibi olan küçük bir vücut. Hocanın “Merhum Necati Bey” diye andığı bu ismin, şu avluda yer alan her edebiyatçı içinde cız ettirdiği bir yer vardır, eminim buna.
Vakit gelip cemaat dağılmaya başladığında hoca camiden çıktı. Tabuta yaklaştı. Mikrofonu aldı ve kısa bir vaazın ardından cenaze namazını kıldırdı. Kısa bir sessizlik. İmamın cenaze aracına doğru gidişi. Tabuta doğru gidişim. Önümdeki kalabalık. Tabutun omuzlara alınışı. Cenaze aracına gidiş. Servise biniş. Küçükyalı mezarlığına bir akşam üstü yolculuğu. Dur kalk gidiş. Mezarlığa varış. Yine tabutun önünde oluşum. İmamın “dikkat et, o tekere kaptırma parmağını,” deyişi. Parmağımı kaptırmayışım. Tabutu omuzlayış. Ölü vücut için kazılmış toprak. Bir çukur, bir oyuk, bir kuyu. Şimdi başındayız o kuyunun. Görevliler tabutu açıyor. Ayak tarafına sesleniyor biri: “O düğümü çöz abi.”
Baş kısmında ben varım. “Benim de mi çözmem lazım şimdi. Böyle de olmuyordu ki sanki,” diye geçiyor aklımdan. Görevli içimdeki sesi duymuş gibi “sen çözme abi,” diyor. “Tamam,” diyorum. Kefenin ayak kısmı çözüldükten sonra “şimdi aşağı alacağız merhumu. Sen başındaki düğümden tutarsın abi,” diyor. Kavrıyorum düğümü. Ayaklarından sarkan kefen eteğini kavrıyorlar. “Üç!” deyince kaldırıyoruz tabuttan vücudu. Narince, özenle indiriyoruz toprağa. Zaten öyle hafif ki…
Vefatından iki ay önce evindeydik Necati abinin. Salonun ortasına kondurulmuş o masanın etrafında oturuyorduk. Ona sevdiği kurabiyelerden almıştık. Yiyorduk. Bana kendisine gönderilmiş yeni bir şiir dergisini vermişti. Dergiyi bana aratmıştı hatta. Oturduğu yerden yönlendirmişti. Dağınık değildi evi, aksine, Necati abiye has bir bilgiyle düzenlenmişti. O her şeyin yerini biliyordu. “Tamam işte, sandalyenin üstünde. En üstteki kitapları kaldır. Evet, ‘Çıngıraklı Saat’ yazacak üzerinde. İşte o! Tamam, gel şimdi.” demişti o durağan, metalik, duygulu sesiyle. Derginin iki sayısı elimdeydi. Masaya geçmiştim. O sırada Necati abi kalkıp, bize ikram etmek üzere bir şey almıştı bir yerden. Küçücük bir vücuttu o, Necati Tosuner. Onu tutup kaldırabileceğimi düşünmüştüm. Şimdi ise kefenin başında, toprağa veriyordum onu.
Ağır tabii. “Bu kez ağır,” diye fısıldamıştım. Hoca dua okuyordu.
Taş bloklardan yapılmış bir yer altı tabutu vardı toprağın içinde. Necati abi oraya yattıktan sonra bir ahitin içinde gibi olacaktı. Toprak o taş bloğun üzerine gelecekti. “Tahta nerede,” demiştim sayıklar gibi. “Artık taş koyuyoruz,” demişti görevli. Sonra kendi kendine “Böyle daha iyi,” dedi taşların üzerine basarken. Necati abinin sırtına bir destek olsun diye toprağın bir kısmını aşağı istedi. Yanımdaki biri küreği alıp toprağı itti içeri. Görevli, Necati abiyi yan yatacak şekilde çevirdi. Sırtına bir avuç toprağı dayanak yaptı. Ahitin bloklarını bir bir kapattı. CKM’den camiiye, camiiden mezarlığa derken bir avuç kalmış bir gruptuk; sessizce izliyorduk olanı. Utku “bu tepeden evi de görünüyor,” demişti o sırada. O tepeden Necati abinin evini seçmeye çalışırken bizim mezarın hemen yanındaki bir diğer mezara, Kadir Has Aile Mezarlığı yazılı mezarların olduğu alana takılmıştı gözüm. Sonradan Metin Celal de “Mezarın yeri de zor değil, Kadir Has’ın yanı işte.” diye söz edecekti bundan.
“Kürekleri ver abi,” dedi görevli diğerine bizleri göstererek. Kürekler elden ele dolaştı. Toprakla örtmeye başladılar Necati abiyi. O kısma dahil olmak istemedim. Toprağı dökenlerden biri olmadım. İzledim. Küçük bir tepe yaratılmıştı. Utku’nun gözleri dolmuştu. Küreği o da almadı eline. Yerden toprağı elleriyle avuçladı. Elindeki toprağı kuyuya serpti. Görevliler mezarın ayak ve baş uçlarına birer tahta dikmişti. Kadir İncesu o tahtalardan birini büyük bir taş ile sağlamlaştırdı. Utku geri çekildi. Toprak ve kürek sesi. Uzaktan bir dua.
Yine benzer bir sessizlik oldu. Artık örtülecek bir toprağın kalmadığını anlamıştı herkes ve birkaç adım geri çıkmıştık. Kadir İncesu bozdu sessizliği “şu tahtaya ismini yazmalıyız. Kalem var mı?”
Elim küçük deri çantama gitti. Tam açarken biri kalem uzattı. İncesu, yazmaya başladı ve sonra “Bu olmuyor. Keçeli lazım.” dedi. O çantanın içinden elime geldi kalem. “Bu keçeli.” dedim. Aldı. Tahtanın başına gitti. “Necati Tosuner 1944 – 2026” yazdı. Sonra diğer uca gidip oradaki tahtaya da aynını… Doğrulup bana doğru geldi. Kalemi verdi ve ilerledi.
Yolda, paltoma iliştirdiğim Necati Tosuner fotoğrafını ve iğnesini düşürmüştüm. Fotoğrafı alıp defterimin arasına koymuştum. Mezarlıktaki olayın ardından ise o kalemi defterin kapağına iliştirdim. Niyetim o fotoğrafın arkasına, o kalemle birkaç satır yazmaktı. Fakat o küçük kağıt, o küçük vücudu anlatmak için az kalırdı. Buraya yazmaya karar verdim. Fotoğrafın arkası boş kalsın.

